BAŞTERZİ "BAKICI GÖNLÜNDEN GEÇENİ SÖYLEMİŞ"
Sabahattin İzcioğlu

HAYALİM KÜBAYA GİTMEK DİYENLERE

Sabahattin İzcioğlu
sabahattin_izcioglu@hotmail.com
 
 
 

Esas macerayı  Küba’ya varmadan önce İstanbul’da uçağa  binesiye kadar ülke içinde yaşadık. Kuşadası’ndan bindiğimiz servis minibüsü hava alanına trafik sıkışıklığı nedeniyle sağındaki solundaki önündeki arabalara makas ata, diğer şoförlere bağıra çağıra ancak bir buçuk saatte    ulaşabildi. Bagaj işlemlerini yavaş yapan hatta tam bilemeyen bir görevli yüzünden iki üç dakika daha geç kalsaydık İzmir- İstanbul uçağını kaçırıyorduk. Dış hatlarda işlemleri yaptırırken bu sefer de gruptan birinin isminin uçak biletine eksik yazılması nedeniyle bir sürü uğraş ve tur şirketiyle iletişimden sonra son anda düzeltilerek Küba’ya gidecek THY uçağına nefes nefese binebildik.

Uçak önce kağnı gibi hareket etmeye başladı, epey bu hızla yol aldıktan sonra biraz hızlandı az sonrada durdu. Kanatların alt kapakları açıldı kapandı kanatlarda hareketli bir şeyler oldu,   indi kalktı, arka tarafta motorların sesi yükseldi, homurdandı, titreme başladı birden hızlandı. Belli bir müddet hızla giderken uçağın burnu havaya kalktı. Burnu biraz havada giden uçak düzleştikten sonra tamamen yerden kesilip büyük bir kuş haline gelip gökyüzüne doğru yavaş yavaş  yükselmeye başladı. Yükseldikçe yeryüzünün dış ısısı düştü. 2500 m yükseldiğinde ısı, eksi 29 derece iken 9800 metrede de eksi 59 dereceye oluyordu. Genellikle 9000 ile 11000 fit arasında uçan uçakta insan kendini bembeyaz bulutlar üzerinde oturuyor hissediyordu. Dört koltuk ortada, ikişer koltuk cam kenarlarında olmak üzere bir sırada sekiz koltuk bulunan uçakta her ne kadar yeni insanlar, değişik bir ortam olsa da arada kalkıp tuvalet bahanesiyle hareket eder gibi yapsak da devamlı sıkışık vaziyette robot gibi oturarak yolculuk etmek sıkıcıydı.  Arada film, belgesel, ekrandan uçağın rotası izlense de insanın bacaklarının uyuşması durmuyordu. Bazen göz kapakları kendiliğinden kapansa da derin uykuya dalmak mümkün değildi. Her neyse, 10310 km lik Türkiye Küba arasının da ki yolculuğu yarı uyur yarı uyanık olarak geçirip arada tuvalet bahanesiyle gidip ayaklarımızı hareket ettirerek bembeyaz pamuk gibi bulutların arasından sürekli 12 saat uçtuktan sonra Havana Jose Marti hava alanına indik. Nerede Atatürk hava limanındaki hareketlilik, kaos, karmaşa. Sadece bizim yolculuk ettiğimiz uçağın yolcuları, sabahın sekizine doğru uyku mahmurluğu ve sessizliği ile salona doğru yürümekteydi. Yolcu salonu bizim İzmir otogarından daha küçük, sade kırmızı rengin hakim olduğu görünüşü  vardı. Beş altı kontrol kulübesi önünde sıraya giren yolcular, kulübede bulunan görevli Küba’lı kızların sempatik bakışları arasından pasaportlar kontrol edildikten sonra valiz alma bölümünden valizleri alıp çıkışa yöneldiğimizde tam ayrıntılı olmasa da yarı kontrol niteliğinde bir bölümle daha karşılaştık. Buradaki görevli Türk müsünüz ? sorusunu kendi şivesiyle ifade edebildiği kadar

1

 

sorduğunda evet deyince hemen geçiniz işareti verdi.   Bizimle birlikte gelen diğer farklı ülke yolcularını üstün körü de olsa pasaportlarına bakarak geçmelerine izin veriyordu. Kübalı rehberle en dış kapının önünde tanışma fazlından sonra en gerekli olan ve de onsuz hiçbir şeyin yapılamayacağı para konusunu halletmek için elimizdeki Euro’yu Küba parası (CUC)kuka çevirme işlemi için bir para çevirme bürosu önünde sıraya girdik. Dışarıdan gelen yapancılar için ayrı bir para birimi veriyorlardı. Bu paranın değeri yani satın alma değeri daha doğrusu bir Kuk hemen hemen bir Euro’ya eşitti. CUC Kendi halkının kullanıma soktuğu paradan farklı bir paraydı. Turistlerin tüm Küba’da ki alış verişlerde hemen hemen Euro ile aynı değerde olan bu parayla alış veriş yapmak zorundaydı. Sistem aynı malı kendi vatandaşına daha ucuz turiste daha pahalı vermesi üzerine kurduğu sistemi bu para farkıyla sağlanmıştı.

Paraları değiştirdikten sonra Küba’nın geleneksel ve aynı zamanda efsane haline gelen  eski model taksileriyle rehberin eşliğinde doğru Devrim Meydanına gelindi. Yol boyunca ne bir doğru dürüst trafik işareti görmeden ne de trafik sıkışıklığı yaşamadan etrafa aval aval bakarak ilerlerken sanki bir anda yaşam yavaşlamış, koşuşma bitmiş kendiliğinden istem dışı hayatı rölantiye almıştık. Hele de internet, Face gibi elektronik iletişim olanakları olmayınca susan telefonlar yaşamı daha da sadeleştirmişti. Yeşillikli, ağaçlı yolların arasından geçerek oldukça  büyük bir meydanın kenarında durduk. Bizden önce gelen grupların meydanda sağa sola baktığı gibi bizlerde onların durdukları meydana yürüdük. Devrim Meydanında hemen en dikkati çeken meydanın karşısındaki binanın üzerinde bulunan dev bir Che kabartma desendi. Meydan da Fidel Castro’nun heykeli bulunmamakla beraber, sağ kolu Camila Cienfuegos ile Che’nin rölyefleri meydanın karşı binasının duvarlarına sağlı sollu yapılmış tam bunların karşısına da Küba’nın bağımsızlık hareketini başlatan Jose Marti’nin 140 metre uzunluğunda anıtı devrim meydanının en büyük simgesi olarak dikilmişti. 1 Mayıs törenleri bu meydanda yapıldığı söylendi. Meydan çok kalabalık olmasa da gelenlerin çoğunluğu yurt dışından gelen kızlı erkekli genç insanlardı. Gençler, rehberlerin anlatımlarını  sessizce dinliyorlar, fotoğraflar çektiriyorlar, fotoğraf çekiyorlar meydanı dolaşıyorlardı. Bu gençlerin yüzlerinden o günlerin devrim heyecanı okunuyordu. Rehberimizin anlatımına göre Devrim Meydanından sonra götürüldüğümüz şehrin ortasındaki Havana ormanının koruma altında olduğunu öğrendik. Bu tropikal ormanda ağaçlar her yeri öylesine kaplamış ki gökyüzünü görmek mümkün değildi. Sarmaşıklar ağaçların dibinden başlayarak tepesine kadar öyle bir tutkuyla, büyük bir aşkla birbirine kavuşmuş iki sevgilinin sanki hiç ayrılmayalım dercesine birbirine dolanmış, hangisinin ağaç hangisinin koca yapraklı sarmaşık olduğunu kestirmek zorlaşıyordu. Bu ormanın ortasından akan nehirde ben de sizlerdenim der gibi ağaçların yeşilliklilerin köklerini yalayıp akarken yüksek ağaçların en tepesinde bizim akbaba, şahin yada doğan sandığımız cinsten kuşların kimi tünüyor kimi uçuyordu.  Hep canlıları gösterecek değiller ya bu ormanlık bölgeden şehre dönerken, rehber yolda dünyanın en büyük üçüncü mezarının olduğunu

2devam edecek



söylediği mezarlığı gösterdi. Karşıdan görebildiğimiz kadarı ile yeşillikler ve çiçekler içinde düzenli, sıralı yola paralel uzun bir mezarlık idi.

Orta çağ mimarisine göre kurulan Havana’da her sokak bir meydana açılıyor. Bu büyük meydanlardan birindeki  üzerinde Capitollo yazan bina en görkemli olarak meydanı dolduruyordu. Bu bina aynı zamanda Amerika’daki beyaz saraya benzerliği ile ünlüymüş. Binanın Amerika’nın Küba’yı işgalinin bir simgesi olarak düşünüldüğü söyleniyor. Meydanın doğusunda da her meydanda olduğu gibi ulusal opera ve bale binası  bulunuyordu. Bu binaların sağında bulunan küçük parktaki ağaçların gölgesinde halk otobüs beklerken az ötede bulunan lüks arabalardan son derece şık giyimli kadın ve erkekler arabalarına binmek için otelden ayrılıyorlardı. Meydanın bir tarafında da eski ama jantlarıyla, boyalarıyla pırıl pırıl parlayan Amerikan arabaları dizilmiş, sahipleri müşteri bekliyordu. Üç tekerlekli motosiklet olarak tanımlayabileceğimiz cocomobiller de müşteri almak  için caddenin bir tarafına dizilmişlerdi. Bunun yanında dünyada ne kadar araba markası varsa sağda solda görüldüğü gibi yeni marka otomobillerde hepsi siyah kare damalı ve koyu sarı renkte boyalı olarak, onlarda kenarda, köşede müşteri beklerken bazıları da yolcu taşıyordu. Turistler genellikle coşkusunu, neşesini belirtmek sağa sola el sallamak için üstü açık çoğu pembe renkli eski model arabaları tercih ediyorlardı. Arada iki kişilik bazen de dört kişilik  at arabalarının çektiği taşıma araçlarının yanında yine iki kişiyi taşıyabilen bisiklet tipi taşıma araçları da ortalıkta görünüyorlardı. Merkeze açılan ana caddede eski binaların balkonlarından asılan çamaşırların görüntüleri binaların dökülen sıva ve boyalarının görüntüleri sanki savaş yeni bitmiş izlemini veriyordu. Meydanın arka sokakları her ne kadar bakımlı değişik renkli binalar olsa da kolonyal dönemden kalma binaların eskiliği, insanların yaşam biçimi duruşları bu algıyı  daha da güçlendiriyordu. Tüm bunlara rağmen ara sokaklar günün her saatinde o kadar renkli, sıcak samimi dostça bir hava içindeydi ki hemen sizde onlarla kaynaşıveriyordunuz. Caddede, sokakta, asansörde köyde kafe de kimin yüzüne baksanız tebessüm ederek selam veriyordu. Çoğunlukla iki katlı yan yana aralıksız sıralı dar cepheli binaların alt katları her türlü şeylerin, eşyaların, yiyeceğin , içeceğin satıldığı dükkanlardı. Özellikle yağlı boya, akrilik yapımı tablolar, ağaçtan el yapımı hediyelik eşyalar, yiyecek içecek yerleri, kafeler çoğunluktaydı. Kafe veya restoran türü bir yerde oturduğunuzda arada bir ekip müzik aletleriyle geliyor, onlara ayrılmış yerde iki üç dakika içinde düzenlerini kurup  müziğe başlıyorlardı. Yoldan geçenler, orada oturanlar da renk, dil, din, ırk, cins gözetmeksizin hemen müziğe eşlik edip dans etmeye başlıyorlardı. Piyanistlerin hemen hemen her gösterisini chan chan ile başlıyor ardından Latin müziğinin değişik

3




varyasyonlarıyla devam ediyordu. Kimse kimseyi tanımasa da müziğin ritmiyle insanlar dostluk kuruyor kaynaşıyorlardı. Bir müddet programlarını yapan müzisyenler kasetlerini takdim edip kibarca karşılık bekliyor gönüllü olarak verenleri alıp başka bir yere aynı programı yapmaya gidiyorlardı. Aynı yere  yaklaşık bir saat sonra başka bir müzik grubu geliyor onlar da yine Küba’nın canlı, renkli hareketli müziğini çalıp kasetlerini izleyicilere sunup verebildiklerine verip ayrılıyorlardı. Havana’ya özelikle merkezdeki sokaklara girdiğimizde müzik sesi olmayan sokak yoktu. Sanki burada gece olmuyor insanlar uyumuyor 24 saat canlı müzikle her sokak, her köşe başı her kafe her restoran müzikle ayakta duruyordu. Chan Chan, Hasta Siempre, Guantanamera, Das Gardenias şarkılarını bir sokakta olmazsa başka bir sokakta veya yerde mutlaka duyuyordunuz. Bu kafe ya da restoranlardaki içkilerin çoğu tropikal meyve sularının içine katılan çok az rom , limon, buz nane gibi karışımlardan  oluşuyordu. Çok hafif olan bu içkiler hem Kübalıların hem de gelen turistlerin en çok tercih ettiği içeceklerdi.

Atatürk büstünün de bulunduğu Kordon boyu Havana’nın en kalabalık caddelerinden biriydi. Akşamüzeri hava karardığında çok az da olsa denizin serinliği insanları buraya çekiyordu.    Gece düzenlenen bir açık hava müzik gösterisinde bu caddeye gelen arkadaşlar insan kalabalığından ve de kalabalığın coşkulu hareketlerinden yolu şaşırmış, kaybolmuşlar gece kalacakları yeri  zor bulmuşlardı. Yoğun bir turist akımının olduğu Küba’nın özellikle geceleri yarı karanlık dar sokaklarda bulunan eğlence yerlerinin çok olduğu bölgelerde doğru dürüst kavgaya, döğüşe tacize rastlamadık. Sadece nerelisiniz, gibi sorular ardından hoşsunuz, güzelsiniz gibi takılmalar  gelse de ısrarcı tavırlar tacizler görülmediği gibi aynı şeyleri sizde rahatlıkla onlara söylediğinizde bir sorun çıkmadığı gibi onlardan memnuniyet ifadesi görüyordunuz.. Sokaklarda çekinerek de olsa çok yavaşça yaklaşıp para istemeye gelenler de az değildi. Trafiğin olduğu tüm caddelerde, yaşlısı, genci, kadını, erkeği günün her saatinde oto stop yapıyorlardı. Söylediklerine göre yönetim tarafından,  benzin tasarrufu yapmak için ciddi bir öneri olarak; eğer otomobilde boş yer var ise şoförün almak zorunluluğu kuralı vardı. Gecenin her hangi ilerlemiş saatinde bile Havana başta olmak üzere tüm diğer şehir ve kasabaların sokaklarında her yaştan kızlar, erkekler yalnız başlarına çok rahatça işaret ederek oto stop çekiyorlardı. Gerçekte de arabası olmayanlar için burada ulaşım büyük sorundu. Metro, tramvay olmadığı gibi, semtler arası otobüsler çok seyrek görünüyor ve dolu geçiyorlardı. Yerel yönetimin, izine pek rastlamadığımız gibi belediyenin varlığı hissettiren bir çalışma bir hareket de görmedik.  Sokaklarda tamir işleri ile ilgilenen insanlar görülüyordu ama bunların nasıl ve hangi kurumda olduğunun işareti yoktu. Gezdiğimiz yerlerde doğru dürüst temizlik işçisi de görmedik sadece akşama doğru üstü açık bir kamyon bir sokakta yavaş yavaş hareket ederken kamyonun arka tarafının sağında, solunda ikişer temizlik işçisi evlerden verilen çöpleri kamyonun arkasına atarken rastladık.

4devam edecek

 

Caddelerin, sokakların temizliği çok ahım şahım olmasa da vasattı. Daha önemlisi, alt yapıların yetersiz olduğu açıkça görülüyordu. Evleri temizdi. Orta ve yaşlı insanları aşırı süslü giyinmeseler de gençler Avrupa giyim tarzını aratmayacak şekilde giyiniyorlardı. 12 ay aşırı sıcak ve nemin olduğu bu ülkede insanlarının hiç birinden ter kokusu gelmemesi şaşılacak bir şeydi.   Yalnız kadınları biraz kiloluydu. Bizi gezdiren taksi şoförüne kadın cinayeti olup olmadığını sorduğumuz da, hayatında ilk defa yeni, bilinmeyen bir şey duymuş olmanın yüz ifadesiyle ya da ilk defa uzaylı görmüş gibi yüzümüze baktı böyle bir şey olamaz dedikten sonra kadına yapılan en küçük bir hakarette erkeğin ceza alacağını söyledi. Genelde de ülke çapında suç oranın düşük olduğu söyleniyordu. Fakat halkında polisten çekindiği de bir gerçekti ve hissediliyordu. Bindiğimiz taksi 100 kilometrelik bir yolda dört defa polis kontrolünden geçti. Bu kontrollerde  Polis turistleri hiç rahatsız etmediği gibi bizlerden hiçbir belge istemiyor, sormuyordu. Polis durdurmasında şoförler sadece kendi taksi belgelerini gösteriyorlardı. Çevirmenin birinde bir kere biraz salakça olan şoför yanımıza gelerek hangi ülkeden diye soruyor diye bize sordu gitti polise söyledi.

Gezdiğimiz bölgelerde ve yerleşim yerlerinde devrim öncesi kiliseler duruyordu. Hiçbir yerde can sesi duymadık. Sadece bir Pazar sabahı grup birbirini beklerken, yakınlardan tam ilahiye de benzemeyen daha çok tezahür şeklinde arkasından da alkışların yapıldığı sesler duyduk. Bu seslerin geldiği binanın tepesinde haç vardı. Bir kat çıktıktan sonra büyükçe bir salonda normal giyimli birisi sandalyelerde oturan  insanları ateşli konuşma yapıyordu. Salonun giriş kapısına vardığımızda üzerinde hiçbir dini elbise bulunmayan konuşmasına vücut dilini de katan adamı bu insanlar sessizce dinliyorlardı. Salonda da ne bir haç ne de bir dini simgeleyen bir işaret yoktu. Kapıda duran bir kişi gelenleri içeri davet ediyor, başında şapkası olanları çıkarmasını söylüyordu. Yine kapıda kırmızı kravatlı bir kişi de kürsüde konuşan adamın söylediklerini not ediyordu.

Kaldığımız apart evlerin çoğunu da kadınlar işletiyordu. Eski olmasına rağmen  temiz olan evlerde sabah kahvaltısı da alışılmışın dışında yiyeceklerle yapılıyordu.  Sıkılmış ananas , mango ya da ismini bilmediğimiz tropikal meyve suları her evde her sabah önümüze geldi. Bunun yanında yine bu tropikal meyvelerin dilimlenmiş şekilde sabah kahvaltısının asli yiyeceğiydi. Beyaz peynir, zeytin, çay kahvaltının yoklarındandı. Bunların yerine, tek yumurtalı kaşar peynirli omlet, yine bu tropikal meyvelerden yapılmış değişik marmelat, tereyağ, bal, kahve masayı geliyordu. Ekmeğe pek rağbet olmadığı gibi börek, çörek çeşitleri de pek zengin değildi. Çok ilginç olanı da dört tarafı okyanuslarla çevrili adada balık kültürü olmadığı gibi doğru dürüst balık da yoktu. Sadece serf servis olarak işletilen bir restoranda

 

5



balık görebildik. Bir de bir restoranda karides ızgara bulabildik. Ortalıkta balığa rastlamak mümkün olmadığı gibi balıkçılığında olmadığı söylendi. Görebildiğimiz kadarıyla büyük baş hayvanın yetiştiriciliği de pek yoktu. Oysa her tarafı yemyeşil olan doğal ortama büyük baş ve küçük baş hayvanlar salıverilse, tüm Amerika kıtasının et ve süt ihtiyacını karşılardı. Ortalıkta kedi de pek göremediğimiz gibi köpeklerde ufak defek koca gözlü dik kulaklı olan cinstendi, iri yarı çoban köpeği büyüklüğünde bir tane köpekle karşılaşmadık. Zannedersek sıcak nemli  iklim koşulları bu hayvanların uzun yaşamasına elverişli değildi. Rehber tarafından her türlü yiyeceğin organik olduğu, hiçbir ürüne suni gübre, ilaç atılmadığı gibi kapalı çiftliklerde tavuk yetiştirilmediğini, hayvanların doğal ortamda yayıldığını ifade etti. Havasının çok sıcak ve aşırı nemli olması yani İklim koşulları nedeniyle olsa gerek, domates, biberde çok görünen sebzelerden değildi. Sadece, bazı yemeklerin içinde göstermelik ve çeşit olarak az biraz görünüyordu. Öyle ortaya salata içinde bol olarak domates biber gibi sebzeler hiçbir yerde gelmedi. Anlaşılan Amerikan ambargosu nedeniyle kendi ihtiyaçları dışında  fazla ürettiklerini satacak yer olmayınca bu alanda da gelişme yapılmamış özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iyice pazarı daralan Küba’nın zorlandığı hissediliyordu.

Reklam tabelaların, AVM lerin, özel ve uluslararası bankaların, büyük mağazaların, galerilerin olmadığı  başkent Havana’dan kırsal kesime yola çıkıldığında manzara muhteşemdi. Her taraf yemyeşil, ağaçlık, ormanlıktı. Ağaçların dallarını sarmaşıklar sarmıştı. 5-6 metre genişliğinde ki asfalt yolda 30-40 saniyede bir araba ya karşıdan  ya arkadan geliyordu. Sadece önümüze at arabası geldiğinde yavaşlıyorduk. Yolculuk anında hava birden kararıyor, azıcık gürlüyor, ardından şimşek çakıyor, yarım saat ile bir saat arası yağmur hızlıca yağdıktan sonra eski güneşli sıcak rutubetli havaya anında geri dönüyordu. Yağmur sonrasının verdiği tatlı serinlik insanı rahatlatırken etrafa bakmağa doyum olmuyordu. 200 -300 kilometre gidilen yolda bir tek bile çok katlı apartman, bina yoktu. Bu kadar gidilen yolda sadece 6-7 tane 60-70 yıllık traktör görebildik. Tarımda makineleşme hemen hemen hiç yoktu. Bir metre kare çıplak arazisi olmayan bölgede çok büyük baş ile küçük baş hayvanı da ara ara  görebildik. Belki iç taraflarda bu tür hayvan besleyen yerler vardır ama bizler arada seyrek olarak beş on inek, keçi birkaç mandaya rastladık. Ağaçlı bölgelerde bizim Karadeniz bölgesinde olduğu gibi bahçelerin içinde birbirinden aralıklı konutlar bulunmaktaydı. Bu konutların çevresinde muz, Hindistan cevizi, mango ağaçları bu ağaçların altında da tavuklar, inekler, keçiler geziniyordu. Ağaçların tepelerinde şahinler, akbabalar, ismini bilmediğimiz yada tam çıkaramadığımı ama kartala benzeyen kuşlar dolaşıyordu. 200- 300 km gidilen yol



6devam edecek



boyunda dağdan gelip deniz akan 7-8 nehir gördük. Tertemiz berrak görünümlü bu nehirlerin bazılarının  büyüklüğü, Kızılırmak, Yeşilırmak nehirleri büyüklüğündeydi. Umarız bu nehirler böyle akar Kübalılar böyle bakır anlayışında değildir diye düşündük ama nehirlerin önünde arkasında hiçbir şey göremedik. Sadece bizim gibi turistler bu nehir sularına girip serinliyordu. Geçeyi geçirmek için kalacağımız bölge sanki  tamamen turistlere hazırlanmış havasındaydı. Yine burada da dar cepheli evler tek katlıydı ama bazıları ikinci katları çıkma niyetiyle üzerine beton direkleri dikiyorlardı. Bu bölge daha çok turistlerin at gezintisini yaptıkları çiftliklerin olduğu bölgeydi. Aynı zamanda, meşhur Küba tütününün yetiştiği, özel havana purolarının yapıldığı alanlardı. Bunun yanında Kolonyal dönemde yetiştirilen, kahve ve şeker kamışı yetiştiriciliği de  bölgenin önemli ürünleriydi.

Bölgede sistem öyle bir oluşturulmuş ki siz de ister istemez ona uyuyordunuz. Önce bir çiftlikten atlara biniliyor, bir saate yakın atla gittikten sonra başka bir çiftlikte mola veriliyordu. Bu molada, birileri, kahve ağacını  gösteriyor sonra nasıl kahve yapıldığını, çekildiğini kahvenin özelliğini anlatıyor, arkasından rom yapımını anlatıp kimin ne içeceği sorup, kim de ne alacaksa paraları ödendikten sonra tekrar atlara binilip başka bir çiftliğe gidiliyordu.   Topraklı dar yollarda sık ağaçlar arasından zorlanarak geçiyorken inişli çıkışlı yerlerde daha da zorlanarak yol alınıyordu. Birbiri ile geçinemeyen bazı huysuz atlar bu dar yollarda yan yana geldiğinde biniciler çok zor durumda kalabiliyordu. Her çiftlikte verilen molalarda yiyilip içildikten ve konuşmalardan sonra tekrar atlara binilip ilk binilen yere geliniyordu. Uzun bir zaman alan bu at biniciliğin ardından gece kasabada yemek dans ve eğlence başlıyordu. Küçücük bir kasaba olarak algılanan yerde her taraf Avrupa’dan, Asya’dan Amerika kıtasından yani dünyanın dört bir yerinden gelen turistlerle dolup taşıyordu.  Kalınan evlerde sabahleyin horozların sesi ile uyanıyorduk. Kapının önünden kimi bisikletin arkasındaki selesine kimi at arabasına koyduğu sebze ve meyveleri sokak aralarında bağırarak satmaya çalışıyordu. Tam bir köy havası bu bölgedeki yerleşimde küçük bahçeli evler düzenli birbirine bitişik, sıralı olarak yapılmış, ev sahipleri de odalarından bir veya bir kaçını turistlere günlük olarak kiralıyorlardı.

Sabahleyin erken saatlerde, kalınan yerin çok yakınında bulunan hem tütün yetiştiren  hem de puro yapan bir çiftliğe gidildiğinde çiftçiler tütün kurutma yerlerini gezdirdiler ve tütün hakkında bilgi verdiler . Küba tütünü çekirdeği, çekilmemiş çörekoto büyüklüğünde yani çok küçüktü. Köylünün yetiştirdiği tütünün % 90 nını devlet belli bir ücret karşılığı alıyor, kalan % 10 nu da üretici köylü puro yapıp satabiliyormuş. En kaliteli puroya Kohiba deniliyor bu tütün yapraklarının en üstünden yapılıyormuş. Monto Kristo tüm tütün yapraklarının kullanılarak yapılan tütüne deniliyor. Genellikle bu puro daha ekonomik olduğu için halk

 

7



bundan içiyormuş. Elle yapılan tütünlerin nikotinsiz olduğunu söyleyen yetkili, nikotinin en çok bulunan bölgesi olan  tütünün ortadaki sert damarı alındığında nikotinin çoğunun alındığını, sadece yapraklardaki ince damarlarda az nikotin kaldığını ayrıntılı şekilde anlattı. Puronun nasıl içileceğini, içerken ağız tarafında kalan son üç cm lik kısmın içilmemesini çünkü nikotin ve kimyasalların burada biriktiğini ifade eden çiftlik yetkilisi kendilerinin kimyasal kullanmadığını, yaprakları balla yapıştırdıklarını söyledi. 33 farklı puro markasının olduğunu söyleyen anlatıcı, diğer puro yapanların yapıştırıcı olarak reçine kullandıklarını uçlarını giyotinle nasıl kestiklerini, tütün yapraklarını  masaj yapar gibi nasıl sarıldığını bizzat pratik olarak da kendi küçük masasının üzerinde yaparak izleyicilere gösteren tütün ekicisi yaptığı puronun ucunu balı batırarak nasıl içildiğini kendisi içerek gösterdi. Puro yapımı gösterimi sonrası doğal olarak el yapımı puro alımlarından sonra dünya mirası listesinde bulunana Vinyales vadisinde manzara muhteşemdi. Ağaçlar yeşillikler içindeki bu vadinin kenarında sarp bir kayanın üzerinde çizilmiş dünyanın en büyük duvar resmini izledik. Evrim sürecini anlatan resim Kübalı ressam Leovigildo Gonzales tarafından 1961 yılında yapılmış.  O günden beri korunan yağlı boya resim 120 metre yüksekliğinde 180 metre genişliğinde bir alanı kapsıyordu. Dünyanın en büyük duvar resminin bulunduğu alandan istemiye istemiye arkamızı baka baka ayrıldık. Buradan ne kadar uzaklıkta olduğunu tahmin edemediğim düzlük bir yere geldik. Burada bulunan bir kafede üstümüzü değiştirip mayolarımızı giydikten sonra dar küçük köprülerden geçip 100-150 metre yürüdükten sonra bir şelalenin üst başına geldik. Şelalenin yan tarafına yapılmış merdivenlerden 150 metreden fazla iniş yapıktan sonra şelaleden akan suyun oluşturduğu küçük gölete vardık. Göletin soğuk sularında serinledikten sonra tekrar yola koyulduk.   

Küba’ya gelen hemen hemen  tüm turistlerin uğrak yeri olduğunu öğrendiğimiz ve de Unesco kültür ve sanat listesinde koruma altında olan  Trinidad için yola koyulduk. Yol üzerinde Cienfuegos’a varmadan deniz kenarında uygun bir yerde Karayip denizine girmek de nasip oldu. Açık mavi pırıl pırıl belki de dünyanın en temiz denizlerindendi. Denizin içinde balıklarla birlikte yüzüyorsunuz. Bir turistin denizde balıklara ekmek atmasıyla insanların etrafına yüzlerce balık toplandı. Denizin içinde ekmeği yemek için gelen rengarenk her çeşit balıklarla  insan balık birlikteliğinin oluşturduğu ortam çok değişik bir görüntü yansıtıyordu. Böyle güzel berrak deniz ortamından ayaklarımız geri geri giderek ayrıldıktan sonra gideceğimiz yol üzerinde Sanchi Spiritus’da mola verdik. Her şehrin meydanı sanki birbirinin tıpkısı izlenimini verdiği gibi burada da şehir meydanının ortasında küçük bir heykel, etrafında bir cathedral, bir yanında opera ve tiyatro binası ve dükkanlar meydanın etrafını

 

8devamı var



çevreliyordu. Meydanın bir tarafından gelen Afrika müziği herkesi etrafına topladı. Sokağın bir başındaki müzik ekibinin çaldığı müziğe eşlik eden ve müziğe uyumlu hareketle  biri kadın biri erkek olmak üzere ikişerli on çift sokağın bir başından bir başına belli ritimle dans ederek gidip geliyorlar, tekrar sokağın başında yeni bir ritim tutturarak tekrar başladıkları yere bu yeni ritimle gelip yeni bir dans ritimle gösterilerine devam ediyorlardı. Bu dans gösterisinin Afrikalıların geleneksel bir günü olduğu ve her dans ritminin geleneklerini, yaşamlarını, adetlerini ifade eden hareketler  olduğunu hissettiriyorlardı.. Bu şehrin meydana açılan caddelerindeki dükkanlar Avrupa şehirlerindeki dükkanlara benzer dizayn edilmişti. Caddeleri de çok daha düzenli, estetik olduğu gibi dükkanların görünüşü, iç dekorasyonu ve satışa sunulan malları Avrupa stilinde dükkan havası veriyordu. Bu caddelerden birinin köşesinde Ernest Hemingway’ın kaldığı otel ve içkisini yudumladığı kafenin bulunduğu cadde şehrin en kalabalık caddesiydi, zaman kısıtlıda olsa gezdiğimiz her caddesinde farklı bir çekicilik ve mimarı yapı, heykele rastladığımız buradan   ayrılarak geceyi geçirmek için 80 kilometre uzaklıktaki Trinidad’a hareket ettik. Trinidad’a hava karadıktan sonra gelindiğinde, tek katlı kimi dıştan pek iyi görünmeyen , kimi iyice yıpranmış, dar sokaklarının girintili çıkıntılı taşlarla döşeli olduğu bu yere niçin geldik sorusu herkesin kafasından geçiyordu. Dar cepheli görünen evlerin içine girildiğinde beklenilenden daha geniş bir hol hatta küçük bir bahçe ile gördük. Ev holünün kenarlarına sıralanmış en az 5-6 oda bulunmaktaydı. Odaların her birinde klima ve banyo bulunmaktaydı. Yerleştiğimiz evlerden çıkıp Tirinidad’ın merkezine yürüyerek vardığımızda düşündüğümüz gibi olmadığını gördük.   Meydan ana baba günüydü. Dünyanın her yerinden gelen özellikle daha çok gençlerin çoğunlukta olduğu bir kalabalıkla karşılaştık. Her tarafından gelen müzik sesleri, kafelerin, barların, restoranların hareketliği meydana daha bir canlılık hareket katıyordu. Meydandan aşağı doğru inilen dar sokaklarda aynı renklilik, hareketli müzik, dans vardı. Burada da zaman durmuş, koşuşturma yoktu. Bu meydan aynı zamanda bölgenin internet alanı yeri olması nedeniyle kimileri telefonlarıyla bu atmosferi dünyaya duyuruyor, kimi merdivenlere oturup etrafı seyrediyor bazıları da dans ediyordu. Meydanın etrafını saran tüm dükkanlarda el yapımı resimler, ahşaptan yapılmış hediyelik eşyalar, takılar, encik boncuk süs ve değişik hediyelik eşyalar satılıyordu. Ayrıca bir sokak tamamen yine el yapımı işlemeli masa örtüleri, perdelikler ve her türlü giyecek eşyaları satmak için ayrılmıştı. Ertesi gün bizim için klasikleşmiş, soğuk mango, ananas suyu ile başlayan, peynirli omlet, tereyağlı, ballı kahveli bir kahvaltıdan sonra güne yine meydanın etrafında dizilmiş müzeleri ziyaretle başladık. Müze dedikleri yer zamanında köle sahiplerinin malikanesi olan yerlerdi. İçinde köleleri cezalandırmak için yapılan aletler, kölelerin kaçmalarını engellemek için alınan tedbirleri, köle sahiplerinin çalışma ofisleri, eşyaları,

 

9



topları, tüfekleri, duvarında bulunan portreleri, tabloları da bu müze denilen yerde izledikten sonra  gözetleme kuleleri ile hala ayakta duran bu yapıların her yerini gezdik. Bu bölge şeker kamışının işlendiği yerlerden olduğu için kölesi de bol olan yerlermiş. Bu kulenin merdiven dönüşü sahanlıklarını bile hediyelik eşya ve resim tabloların satış yerleri yapmışlar.  Resimler genellikle çevre manzaraları, Che’nin değişik portreleri, eski model Amerikan arabaları ağırlıklı olarak resmedilip ve satılıyordu. Köleleri izleme kulesinden tüm Trinidad yerleşim yeri ve 15 km ötede bulunan deniz görülüyordu. Restoranlarda her türlü yiyecek içecek vardı. Küba’nın hiçbir yerinde reklamı olmayan coca colanın bazı restoranlarda  bulunması hesabı da yuvarlak boş kola kutusunda getirmeleri dikkat çekiciydi.

     Trinidad’tan sonra Che Guevara’nın mezarını ziyaret için Sante Clara’ya doğru yola çıktık. Yolda içinden demir yolu geçen Manoca İzgana çiftliğine uğradık. Burasıda koloni döneminde kölelerin çok yoğun olduğu yerlerden biriymiş. Şeker kamışının işlendiği ve sevk edildiği önemli merkezlerden biri olan bu yerleşim yerinde 45.5 metre yüksekliğinde bir köle izleme kulesi en dikkati çeken yapılardan biriydi. Her yerde olduğu gibi yeşillikler içinde kafeler, restoranlar bulunmakta ayrıca bu restoranlarda ve kafelerde müze gibi yıllarca önce yapılmış tablolar, heykeller, resimler bulunmaktaydı. Yine burada  kadınların kendi el yapımı meyve çekirdeklerinden yaptıkları değişik gerdanlıklar, hediyelik eşyalar diğer bölgelere göre farklıydı. bizim Şile bezine benzer kumaştan yapılmış gömlek ve kadın giysilerine de burada rastladık. Bu alışverişlerde dikkatimizi çeken bir şeyde, aynı hediyelik eşya satan kadınların biraz da bizden değil, görmeyen duymayan bu kadından alın diyerek müşterilerini bu kadına götürmeleri oldu. Sante Clara’da Che’nin müzesine gitmeden önce şehir merkezinde yine devrim döneminde karargah olarak kullanılan bir binanın önünde ilk defa bu büyüklükte Che’nin heykelini gördük. Binanın girişinde bulunan Che  heykelinin kucağında bir çocuk vardı. Ayrıca heykelin her yerinde Che ile ilgili bir olayı, yaşamı simgeleyen işaretler, figürler bulunmaktaydı. Daha açık bir ifadeyle Che heykeli üzerinde yaşamından kesitler ve onun değer verdiği simgeler hatta gittiği yerlerin haritaları da heykele aksesuar gibi üzerinde duruyordu. Che’nin mezarı ve müzesi Sante Clara’nın çok yakınında yerleşim yerlerinin kenarında büyük bir meydanın ortasındaydı. Che Müzesi aynı zamanda mezarının bulunduğu yerde yan yanaydı. Meydana geldiğimizde müzeye girerken hiçbir eşya alamayacağımız gibi fotoğraf çekmeninde yasak olduğunu cep telefonları ve fotoğraf makinalarının yanımızda götüremeyeceğimiz tembih edildi. Che’nin mezarının odasının bulunduğu yere girdiğimizde kendiliğinden ruhani bir sessizlik, melankolik bir ortam oluştu. Giriş kapısının sol tarafından bulunan duvarda hastanelerde tabutların konduğu bölümü andıran kare şeklinde  bir çok mezar duvarın üzerine kabartma şeklinde yapılmıştı. Che’nin bu tür kare kabartması duvarın

 

10    devam edecek



en önünde bulunan bir sütunun üzerine yapılmıştı. Diğer mezarların bir adım önünde bulunan mezarının bulunduğu dikdörtgen sütunun  önünde çiçek ve devamlı yanan bir ateş vardı. Mezarların bulunduğu duvarının hemen yanında Che’nin Bolivya’da yağmur ormanlarında öldürülmesini temsilen simgesel doğal bir ağaçlık yeşillik bölge oluşturulmuştu. Che’nin Mezarının olduğu arka planda duvardaki diğer mezarlar onunla aynı kaderi paylaşan silah arkadaşlarının mezarıydı. Bu alandan çıktıktan sonra hemen yanında Che’nin çocukluğundan itibaren fotoğrafları, kullandığı malzemeleri, anı defteri, mektupları, kıyafetleri ile donatılan müze sade ve güzel hazırlanmıştı. İnsan Che’nin fotoğraflarına baktığında, fotoğrafçılık fobisi, beyzbol,  golf oyunculuğu, çiftçiliğe ilgisi, diplomatlığı, tıp doktorluğu ile böyle bir insanın çok yönlü hayatını gözler önüne getirebiliyordunuz. Dışarıda müzenin arka tarafında büyük bir kaidenin üzerine konulan Che’nin elinde silahlı büstü Küba’da bulunan en büyük heykeliydi. Bu heykelin önün de anaları tarihleştirmek ve belki de bir daha hiç gelemeyebiliriz düşüncesiyle bolca son resimlerimizi de çektikten çektirdikten sonra ayrıldık.

İlk gün gelip de tam anlamı ile göremediğimiz, daha doğrusu doyamadığımız Havana’ya tekrar döndük. Devrim müzesi tadilatta olduğu için giremedik. Ama tam müzenin karşısındaki resim ve heykel müzesi bana göre müthiş bir yerdi. Her dönemin ressam ve heykelcilerinin eserleri düzenli şekilde her farklı kata çok rahat görülebilecek ve izleyebilecek şekilde yerleştirilmişti. Bir katın bir bölümünün, farklı salonlarda ilk okul, orta okul ve üniversite öğrencileri öğretmenlerin gözetiminde önlerindeki modelleri çiziyorlar, çizdiklerini kimi tarama yapıyor kimi boyuyordu. Öğretmeleri de öğrencilerin çalışmaları hakkında görüşlerini anlatıyor konuşup tartışıyorlardı.  Burada en çok dikkatimi çeken 1848 lerde, 1863 de tütün kurutma yerlerinin, çiftlik sahiplerinin, tarımda çalışanların ve bölgenin doğal resimlerini yapan o dönemin sanatçıların tablolarındaki manzaralar bugün aynen durmakta yani doğanın o dönemden beri korunduğu değiştirilmediğini ispatlar gibiydi.

Bu değişik, farklı, ayrı  dünyadan, özgürlüğü özgürce teneffüs ettiğimiz bir ortamdan  insan pek çıkmak istemiyordu. Ne yazık ki serbest zamanda üç kişi olarak gezdiğimiz muhteşem müzede grupla buluşma zamanına yetişebilmek için ancak iki buçuk saat kalabildik.  Grupla buluştuktan sonra, tamamen Havana’nın arka sokaklarını gün batımına kadar kimi yerde kafelerde oturarak, kimi yerde dükkanların içine girip seyir bakarak dolaştık. Akşamda  yaklaşık üç saatimizi kalede bir top atışı ritüelini izlemekle geçti. Bu top atışının; 1700 lı yıllarda kale kapılarının akşam kapandığını, içeri ve dışarı çıkmanın yasak olduğunun işaretini vermek için yapılan bir merasim olduğunu söylediler. Bu merasimi izlemek için binlerce turist  kaleye geliyor, önce kaleyi gezdikten ve yine hediyelik eşyaları

 

11

 

satan tezgah ve dükkanları dolaştıktan sonra top atışı için kale surlarında bekleniyordu. Eski İngiliz askerleri gibi giyinen sarı saçlı kuyruklu peruk giyen askerler, bir şeyler söyleyerek bağırıyor, sonra başka bir manga asker trampetler çalarak bir U yürüyüşü yapıp gidiyor sonrada topu patlatacak manga gelip birbirlerine uzun uzun  tekmil verip kalenin denize bakan duvar kenarında dizilmiş onlarca toptan birini patlatıyorlar. Binlerce insanda bu pek anlamı olmayan merasim için üç saati geçirerek bu patlama yapıldıktan topun patlatan sesini de duyduktan sonra dağılıyor. Son gece Havana’yı son bir defa daha gece görmek hem de değişik bir yerde yemek için dolaştıktan sonra ülkeye geri dönüş yolculuğu başladı.

 

Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, görüp gezip gördüğümüz yerleri bir de başka açıdan, madalyonun öteki  yüzüne bakarak değerlendirelim. Gerçi Küba’daki ‘’ üç günlük seyisliğimizde’’ dünya tarihinde çığır açmış, efsaneler yaratmış, çok büyük bedel ödemiş bir halkı tam ve gerçek anlamı ile değerlendirmek haddimize düşmez ama gördüklerimizi duyduklarımızı da es geçmek görmemezlikten gelmek de çok doğru bir davranış olmadığını düşünüyorum. Başta yıllarca ambargo nedeniyle dünyaya açılamayan özellikle de Sovyetler Birliğinin dağılmasından, soğuk savaş döneminin sona ermesinden sonra pazar alanı iyice daralan Küba yönetimi ve halkı çok zor günler yaşamasına rağmen hiçbir insanını aç ve açıkta bırakmamış, evlerini vermiş, azda olsa çok da olsa temel gıda ihtiyaçlarını karşılamış, eğitim ve sağlık sorunlarını olanaklarının çok üstünde yaratıcılıkları ve çalışmalarıyla çözmeye çalışmış dünyada tek ülke.  Bu zamana dek var olan yöneticilerin usulsüzlüğü, yolsuzluğu hakkında çok somut şeyler duymadık. Millet Vekil maaşları, bürokratların maaşları, dünya ölçeğinden çok düşük, neredeyse kendi halkının kazancıyla aynı. Fakat son yıllarda kitlesel bir turizm akınına uğrayan ülkeye para girmiş. Yıllardır önceliği olmayan para öne çıkarak çok sevilmeye başlamış. Maalesef turizmle uğraşanlar bu sevgiyi abartırken diğer bazı kesimlerde sızlanma eğilimi görülüyordu. Memurların çok düşük maaşları karşısında turist gezdiren bir taksi şoförünün geliri memurun gelirinden on kattan daha fazla olması, bunun yanında doğal olarak taksi sahiplerinin, şoföründen de daha fazla gelirinin olması insanları rahatsız ettiği belli oluyordu.

Yıllardır kapalı toplum olarak kendi yağı ile kavrulurken yoğun turist akımı nedeniyle var olan alt yapı yetersiz kaldığı açıkça görülüyor, her yağmur sonrası kısa sürede olsa elektrikler kesiliyordu. Her taraftan şırıl şırıl nehirler akarken evlerde sular istikrarlı akmıyordu. Su yetersizliğinden ziyada su tesisatının, alt yapısının , sistemin yetersiz kaldığı anlaşılıyordu. Özellikle turizm alanında utangaçça Neo liberalizmin ilkeleri uygulanırken,  Neo liberalizm halka sadece para olarak yansımayacağı açıktı. Gelenler kültürüyle, davranışlarıyla, görünüşleriyle halkı etkiliyorlardı. Kapitalizmin sahte çekiciliğine halk ne

 

12devam edecek



kadar dayanabilirdi? Dünyada ki teknolojik gelişmelerden, iletişimsizlikten insanlar ne kadar uzak tutulabilirdi. Tutulması da doğru bir yöntem miydi? Bir taksi şoförünün bir günde iki defa marka spor ayakkabısı,  tişört değiştirmesini gören sıradan insan ne düşünecekti? Çok ilginç bir durumda özel sektörde çalışan Kübalıların hanesindeki herkes tüm ihtiyaçlarını karşılamasa da hala temel gıda malzemelerini devletten ücretsiz almakta olmasıydı.  Hala çocuklara çok değer verilip hiç ayırım yapmadan 15 yaşına kadar beslenme gereksinmelerinin devletçe karşılanması takdir edilecek bir durumdu. Ama Trinidad’da gördüğümüz orta okul düzeyindeki bir okul çok ahım şahım gözükmüyordu. Duvarında Che resmi olan   çok küçük havalandırmalı okul bizim kıyıda köşede kalmış bir köy okulundan farkı yoktu. Sınıfta tahtası ve eski sıraları olan okulda öğrenciler yaz kurslarına geliyorlardı. Mahalle aralarında bisikletle gazete dağıtımı yapılan sokakların ruhu canlı yaşıyordu. Kentlerde, kasabalarda ,yerleşim yerlerinde yapay olarak düzenlenmiş devasa AVM lerin olmayışı nedeniyle  seyyar satıcılar iki tekerlekli at arabalarıyla, bisikletleriyle sebze ve meyvelerini sokak aralarında halka seslenerek satıyorlardı. Pansiyonculuğa müsait evlerde ev sahibi bir günde bir memurun bir ayna aldığını kazanıyordu. Bunu açıkça gören devlet çalışanının hele de bir pansiyon sahibinin boynunda, parmaklarında, bileklerinde altın takılarla dolaşması insanlarda nasıl duygular oluşturacağını düşünmemek elde değil. Bir de karşıdaki komşusunun evi pansiyonculuğa müsait olmaması nedeniyle bu komşusuna nasıl gıpta ile bakacağı, ne düşüneceği insanın merakını çekiyordu. Küba halkının özel mülkiyet ve miras hakkının var olduğunu da öğreniyoruz. Burada dikkat edilen çok birikim yapanların yaptıkları birikimi sınırsız yeni yatırımlara, çok zengin olmak için atılımlar yapmasına karşı önlemler alındığı izlenimini aldık. Özel bankaların olmadığı, vergi sisteminin nasıl işlediği, yerel yönetimlerin çalışma yöntemi gibi bazı konuları anlamak da zordu. Fakat şu bir gerçek ki bir tek yeni traktör görmediğimiz tarım bölgelerinde  üretimin makineleşmediği açıkça görülüyordu. Hemen hemen 12 ayı yaz mevsimi olarak yaşayan aşırı nemli iklimi olan ülkede fiziki güçle nasıl bir tarım yapıldığı ya da yapılabileceği merak konusu oldu. Bizim ülkedeki gibi tavuk çiftlikleri olmadığı, ekimde dikimde ilaç, suni gübre kullanılmadığı ifade diliyordu. Böyle organik bir tarımsal üretimde giderek artan nüfus ve turistlerin ihtiyaç ve talepleri karşılayabilir ve devamlı sürdürülebilir miydi? Etrafı okyanuslarla çevreli adada balıkçılığın olmaması da ilginçti.

Bu nedenle eski ile yeninin pek su yüzüne çıkmayan çatışması yavaşta olsa hissediliyordu. Yeni, kapitalizmin maddi dünyası meta –para çekiciliği ile eski de doğanın korunması, değerler, özgürlük alışkanlığı, yeni- eski çelişkisi diyalektik olarak yumuşak, sessiz bir çatışma   başlatmıştı. Nostalji adına 1950 ve sonrası model arabalar şu an rağbet görse de bu kapısı zor kapanan, benzin kokusunu içine alan arabaların yanından müthiş pahalı olan son model BMV ler, Mercedesler fırt diye eski model arabaların yanından geçtiğinde eski

13



model arabaların şoförlerinin içinin geçmemesi mümkün değildi. Gerçi eski model olsa da son derece bakımlı, klimalı gösterişli rengarenk taksiler göz alıcı olarak dizilmişlerdi ama yeni ve son model arabalara da ister istemez yan gözle bakıp izliyorlardı.  

Metro, tramvay gibi ulaşım araçlarının olmadığı ülkede trenle ulaşımda zayıftı. Aslında yeterli büyük otobüslerin  ve bir ulaşım ve iletişim sistemin olmayışı nedeniyle şehirler arası ulaşımın çok zor olduğu söyleniyordu. Yolların da dar ve yıpranmış durumda olması ulaşımı biraz daha zorlaştırıyordu. En öne çıkan ulaşım aracı taksi ama buda pahalı bir ulaşım aracıydı. Hele de turizmin kurnazlıklarını uygulayan bir taksiciye rastladığınızda epey pahalı yolculuk yapacağınız anlatılıyordu. Görebildiğimiz kadarı ile gittiğimiz kaldığımız yerlerdeki insanların, taksicilerin entelektüel seviyesi tahmin ettiğimiz kadar üst düzeyde değildi. Tarihin cilvesine bakın ki Devlet Başkanı’nın Komünizmin Küba Anayasasından çıkarılacağını, Küba Meclisi’nin bu kararının da halka referanduma sunulacağını açıkladığı günde rehberimize Komünizmin ilkeleri uygulanıyor mu? Sorusunu iki- üç kere aynı soruyu tekrar ederek sorduğumuzda sanki bu kelimeyi ve ideolojiyi ilk defa duyuyor izlenimini edindik. O nedir dercesine böyle bir şey yok diye cevap verdi. 26-27 yaşında lise mezunu rehbere okullarda diyalektik ve tarihi materyalizmin okutulup okutulmadığı sorduğumuzda yine ne sorduğumuzu anlamadı. Soruyu sadeleştirerek  felsefe okutulup okutulmadığını sorduğumuzda eskiden müfredatta daha çok vardı ama şimdi azaldı cevabını aldık. İlk sorduğumuzu ya biz iyi soramadık ya da rehber, diyalektik ve materyalizmden bir haberdi. Ülke tarihi ile ilgili bilgileri de zayıf ve yetersizdi. Kararlı olduğu ve içten cevapladığı tek konu; Eğer A.B.D ülkenizi işgal ederse ne yaparsınız sorusuna, bizler özgürlüğümüze çok düşkünüz tüm ülke halkı olarak hiç çekinmeden işgale direniriz cevabını gerçekten vücut dili ve yüz ifadesiyle çok kararlı cevapladı.

Pansiyon işletici kadının dediğine göre Türk dizilerinin sevilerek izlendiğini  kendisinin ‘’İffet’’ dizisini çok sevdiğini söylemesi insanın duygu olarak her yerde aynı olduğunu kanısı uyandırıyordu. Ocakta boşuna yanan doğal gazı neden söndürmüyorsun diye pansiyoncu kadına sorduğumuzda önemli değil çok ucuz cevabı da bizi rahatsız eden bir cevaptı. Hiçbir yerde hiçbir ev de güneş enerjisi ve yenilebilir enerjiyle ilgili bir kuruluş göremedik. Bazı yerlerde uzaktan fabrika bacalarına benzer yapılar gördük ama ne imal eder, ne üretir nedir anlaşılmıyordu.

Şeker kamışının ekildiği, tütünün yetiştirildiği bölgelerde kimi yerde 30 metre, kimi yerde 40-45 metre köleleri gözetleme kulelerin bulunduğu, büyük toprak sahiplerinin akıl almaz büyük malikaneleri olan   köleci toplumdan büyük mücadeleler vererek kurtulmuş

 

14devam edecek



ülkede şu an buralar müze olarak her kesime açılmıştı. Fakat devrimden sonra ne tür bir üretim ilişkisinin olduğu açıkça görülmüyor. Sanayi proletaryasının buna bağlı olarak da işçi sınıfının ortalıkta görülmediği hatta yok diyebileceğimiz ülkede  işçi sınıfının varlığından da söz etmek mümkün değil. İnsan ilişkilerinin feodal bir ilişki sürerken tarım proletaryasının nasıl bir üretim ilişkisi içinde çalıştığını da anlayamadık. İşçi sınıfının sanayileşmenin, elektrifikasyonun olmadığı buna bağlı olarak da bunun alt yapılarının olmadığı yerde sosyalizm nasıl inşa edildi veya edilecek? Gözlemlere ve dıştan görüldüğü kadarı ile üretim feodal kalıntılar üzerine  kurulmuş, kapitalizme özenti başlamış, sosyalizmin algısı vardı. Gerçi insanlarda yaşama sevinci, nezaket, hayırseverlik, anlayış, kimseye zarar vermemeye özen göstermek, mizah duygusu inkar edilemez. En önemlisi de ‘’bir ülke insanının güvenliği zenginliğinden daha önemlidir’’ bu ülkede bunu yakalamak memnuniyet vericiydi. Ukrayna’nın Kiev’de günde üç dört defa bindiğimiz dünyanın en uzun metro merdivenleri olan metroda gidip gelirken bir tek insanın güldüğünü, birbiri ile konuştuğuna tanık olmadık, herkes ya yere  ya da dalgın dalgın karşıya bakıyordu. İnsanın güvenlikli, neşeli olması yeterli midir? Tüm bunları tartışmak, konuşmak, anlatmak zamanı gelmedi mi?

Sadece  turistlik bir gezi için geldiğimiz, zamanın çoğunu da Havana, çevre il ve ilçe sokaklarında müzik dinleyerek eğlenerek geçirdiğimiz 7-8 günde kapalı bir kutu olan ülkeyi keşfetmek, çok somut yorumlarda bulunmak, akıl vermek  düşüncesinde olmadığımız gibi böyle bir hakkımızda yok. Yalnız, bu ülke ayakta kaldıysa dünya demokrasi güçlerinin Enternasyonal desteği, dayanışması ve mücadelesi ile ayakta kaldığını da unutmamak gerek. Tabii ki kendi iç dinamikleri,  mücadelesi, ayakta kalmasının en temel etkeni ve belirleyicisi olmuştur. Bunun içinde bu ülke halkı çok bedel ödemiş, hala da ödemekte ödediği de açıkça görülmektedir. Bu nedenle tüm dünya demokrasi güçlerinin, barış ve özgürlük yanlılarının çok acılar çeken, çok büyük bedeller ödeyen bu ülke ve ülke halkının ayakta kalmasını içtenlikle  istemektedir. Bu ölçümü küçük adı büyük ülkenin Dünya insanlığına umut olması, umutlarının sönmemesi için bu güçlere de yapıcı eleştiri hakları doğmaktadır. Ayrıca Dünyada alt üstlerin yoğunlaştığı, yeni değişim ve paylaşım savaşlarının öne çıktığı gericiliğin, tutuculuğun, ırkçılığın değişik boyut kazanarak bu değişimlere zemin hazırladığı bu dönemde    dünya insanlığının gönlünde ülkenin varlığı eşitlik, adalet, özgürlük yanlılarının umutların ayakta durması açısından önem taşımaktadır. Belki de bu güne dek bu umutlar bu ülke halkını da ayakta tuttu. Bu ülkeyle Enternasyonal dayanışma içinde olan her kesimin de olumsuzlukları, eksiklikleri dile getirme hakkı olduğunu düşünüyorum. Ve de dünyanın kaos ve karmaşa sürecine girdiği, güç dengelerinin yeniden oluştuğu bu dönemde dünya insanlığının bu konuda akıl ve fikir tartışmalarına girerek gerçekçi ve rasyonel düşünerek bu kaos ve karmaşadan adalet, özgürlük için ve herkesin yaşayabileceği bir dünyanın  

15



oluşturması ve korunması için yeni yöntemler oluşturmalı dayanışma ruhunu geliştirmelidir. Bu vesileyle, dünya eşitlik, demokrasi, adalet yanlıları eşitlik ve mutlak eşitlik anlayışlarına  açılımlar getirmeli çözümler üretmelidir. Özellikle bu tür gelişmemiş yarı feodal ülkelerde doğanın dengesini bozmadan, teknolojiyi yakalamanın yol ve yöntemlerini tartışmalı ve bulmalıdır. Aynı zamanda alt yapısını yenilemeli, yenilebilir enerjiyi deveye sokup halkın refah ve gelir seviyesini dengeleyip çelişkilerin derinleşmesini önlemelidir. Dünyanın bu ortamında buradaki yaşam biçimi ve insan ilişkileri insanlığa az da olsa bir umut, bir ümit vermekte ve özgürlüğün adaletin az da olsa hissedildiği bu ülkede  bu umut , özgürlük ve hayallerini yıkmaya kimsenin hakkı yoktur.

















16son                      

 

 
 
 
 
25 Eylül 2018 Salı 12:42
Okunma: 216
 

(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
Torbalı Özel Tınaztepe’ye tecrübeli göğüs doktoruBAŞTERZİ 'BAKICI GÖNLÜNDEN GEÇENİ SÖYLEMİŞ'Başterzi: 
Selçuk’un efendisi değil hizmetkarlarıyız.CEYDA BÖLÜNMEZ ÇANKIRI 'SELÇUKLU ASKERİMİZİ ZİYARET ETTİ.'Uluslararası Opera ve Bale Festivali başlıyorASKERİMİZİN SAĞLIK DURUMU İYİ

“Bağımsızlığımız ihracattan ve üretimden geçiyor”HASTANEMİZE TOMOGRAFİ CİHAZI GELDİEMNİYET MÜDÜRÜ 'MUHİTTİN MURAT ' OLDU.HASTAHANE MÜDÜRÜ 'AKSU'GÖREVE BAŞLADI!Selçuklu Halil Umut Meler’e UEFA’dan görevSELÇUK EFES HAYVAN HAKLARI DERNEĞİ KURULDU
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
 
 
 
Namaz Vakitleri
 
  • İmsak03:45
  • Güneş05:51
  • Öğlen13:28
  • İkindi17:22
  • Akşam20:46
  • Yatsı22:32
 
 
Anket
 
 
Lig Puan Durumu
 
Takımlar
O
G
B
M
P
1
Galatasaray
9
6
1
2
19
2
Başakşehir
9
5
3
1
18
3
Kasımpaşa
9
6
0
3
18
4
Beşiktaş
8
4
3
1
15
5
Trabzonspor
8
4
1
3
13
6
Antalyaspor
8
4
1
3
13
7
Konyaspor
8
3
3
2
12
8
Malatyaspor
8
3
3
2
12
9
Göztepe
8
4
0
4
12
10
Alanyaspor
8
4
0
4
12
11
Ankaragücü
8
3
1
4
10
12
Sivasspor
9
2
4
3
10
13
Bursaspor
9
1
6
2
9
14
Kayserispor
9
2
3
4
9
15
Fenerbahçe
9
2
3
4
9
16
Çaykur Rizespor
8
1
4
3
7
17
Erzurum BB
8
1
2
5
5
18
Akhisar Bld.Spor
9
1
2
6
5
 
Şampiyonlar Ligi
 
UEFA Avrupa Ligi
 
Alt Lig
 
 
Tarihte Bugün
1520 - Ferdinand Magellan, Güney Amerika'nın güneyinde, kendi ismiyle anılan boğazı keşfetti.
1805 - Amiral Nelson komutasındaki İngiliz filosu, İspanya'nın güneybatısında Trafalgar'da Napolyon'un Birleşik Fransız-İspanyol Donanmasını yendi. Amiral Nelson da savaşta öldü.
1854 - Kırım Savaşı'nın başlaması üzerine modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, 38 başka hemşireyle birlikte Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'na gönderildi.
1860 - İlk özel siyasi gazete Tercümanı Ahval çıkmaya başladı. Sahibi Yozgatlı Çapanoğlu Agah Efendiydi.
1879 - Thomas Edison, karbon filamanlı elektrik ampulünü icat etti.
1935Almanya, - Milletler Cemiyeti'nden resmen ayrıldı.
1938 - Japonlar, Çin'in Kanton şehrini işgal etti.
1940 - Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabı New York'ta basıldı.
1945 - Fransa'da kadınlar, ilk kez oy kullanma hakkı elde etti.
1945 - Nüfus sayımı yapıldı. Türkiye nüfusunun 18.871.203 olduğu açıklandı. İstanbul il nüfusu ise 1.071.686.
1950 - Çin askerleri Tibet'i işgal etti.
1965 - İkeya seki kuyruklu yıldızı güneşin 450,000 kilometre yakınından geçti.
1969 - Federal Almanya'da sosyal demokrat Willy Brandt şansölyeliğe (başbakan) seçildi.
1971 - Pablo Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1972 - Profesör Mümtaz Soysal Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca, Anayasaya Giriş adlı ders kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandı.
1973 - Necmettin Erbakan Milli Selamet Partisi Genel Başkanı seçildi.
1977 - Avrupa Patent Enstitüsü (EPI) kuruldu.
1981 - Atatürk Barajı'nın temeli, Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından atıldı.
1983 - Uzunluk ölçüsü metre, ışık hızı üzerinden yeniden tanımlandı ama uzunluğu yine aynı kaldı. Buna göre 1 metre ışığın havasız ortamda saniyenin 1/299,792,458 'i süresince katettiği mesafedir.
1984 - Afşin-Elbistan Termik Santrali açıldı.
1985 - Alman gazeteci ve yazar Günter Wallraff'ın Türk işçisi kimliğiyle yaşadıklarını anlattığı En Alttakiler (Ganz Unten) adlı yapıtı piyasaya çıktı.
1987 - Türkiye'de montajı yapılan ilk savaş uçağı F-16 Savaşan Şahin resmi törenle uçuruldu.
1990 - Genel nüfus sayımı: Türkiye'nin nüfusu 56.473.035
1997 - Eda Deniz Çelik dünyaya geldi. Sayesinde türkiyedeki 16 farklı düşünce biçimi ile 2 yasa değiştirildi.
1997 - Anadolu Ajansı, uydu ile kesintisiz haber yayınını, Başbakan Mesut Yılmaz'ın da katıldığı toplantı ile başlattı.
1998 - TBMM, NATO'nun genişlemesini onayladı. Böylece 16 ittifak üyesi ülkenin de onayı tamamlandı ve genişleme kesinlik kazandı.
1999 - Çeçenistan'ın başkenti Grozni'de kalabalık bir alışveriş merkezine yapılan roket saldırısında 110 kişi öldü, 400 kişi yaralandı.
1999 - Ahmet Taner Kışlalı bombalı bir suikastle öldürüldü.
2005 - Finlandiyalı ünlü rock grubu Nightwish'in 9 yıllık vokalisti Tarja Turunen, grupla olan son konserinin ardından atıldı.
2007 - 2007 Sivil Anayasasının halk tarafında referandumla oylaması.
 
 
Arşiv
 
 
Süper Loto
18.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu041625283639
 
 
On Numara
15.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu01081424253541464748495051535459606567737778
 
 
Sayısal Loto
20.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu082529314147
 
 
Şans Topu
17.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu061819262705
 
 
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji